Notosoloji Duyuru


Notosoloji.com yayına başlayalı altı ay oldu. Bu süre içinde hem kendi kimliğini kazanmaya çalıştı hem de gitgide daha çok izlenen bir internet sitesi olmak için çaba gösterdi.

Hakan Bıçakcı: “Kurmacanın imkânlarının zorlanmasına kimsenin tahammülü yok.”

16 Kasım 2013

Hakan Bıçakcı’nın yeni romanı Karanlık Oda, yazarın önceki kitaplarından daha çok ilgi görüp daha çok tartışıldı. Yaşadığımız hayatın karanlık yüzüne dönük romanları yüzünden mi öne çıkmıyor, yoksa edebiyat dünyasının eleştirel sezgilerinin kısıtlarından mı biraz uzakta kalmıştır Hakan Bıçakcı, bunları da tartışmak istedik. Hakan Bıçakcı en genç kuşağın, kendine özgü dünyası ve ustalığıyla şimdi daha çok bilinen yazarları arasında ilk akla gelenlerden mi olacak? En azından, yazacaklarının bunda sonra daha çok ilgi çekeceğini belirtebiliriz.

Hakan Bicakciicsayfa

Hakan Bıçakcı da görünmez yazarlar arasında. Sanki o da Yalnızlık Burcu’ndan. Üstelik genç. Bir seçim mi bu?

Görünmemek benim tercihim değil. Medyanın ve popüler kültürün tercihi… Aksini söylemem çok daha havalı olurdu biliyorum ama gerçek böyle.

Ancak ortada şöyle bir seçim var tabii. Hayatın karanlık tarafıyla ilgilenen pisokolojik gerilim romanları yazınca görünmez olmayı da seçmiş oluyorsunuz bir anlamda. Kitleler kendilerini iyi hissettirecek, kafalarını bulandırmayacak, içe değil, dışa dönük “eserler” peşinde…

Kimi usta yazarlar, aslında romanın özünün insan psikolojisi olduğunu söyler. Hakan Bıçakcı’nın yazdıkları da böyle bir anlayıştan mı çıkıyor?

Ben roman karakterinin başından geçenlerden çok kafasının içinden geçenlerle ilgileniyorum. Olay odaklı değil, atmosfer ve psikoloji odaklı anlatımları tercih ediyorum. Bu türü daha etkileyici bulduğum ve yazım tarzımın bu türe daha yatkın olduğunu düşündüğüm için böyle bir tercihim var. Ustalıktan çok, okumak isteyeceğim ve yazmayı becerebileceğim şeyler peşindeyim yani.

Yazdıklarınızda psikoloji mi, gerilim mi geliyor önce?

Zor bir soru… Psikoloji sanırım. Gerilim, söz konusu psikolojiyi yansıtmak, tansiyonu yüksek tutmak için etkili bir araç. Ama sadece bir araç da değil tabii. Ne anlattığım kadar nasıl anlattığımla da ilgileniyorum çünkü.

Yeni romanınız Karanlık Oda’nın kahramanının fotoğrafçı olması, dolayısıyla hayata bir fotoğrafçının bakış açısından bakması, romana bazı olanaklar sağladı mı?

Kesinlikle. Takıntılı bir fotoğrafçının gözünden, objektifinden, hatta filtresinden bakıyoruz romandaki olaylara. Bu da kitaba sinematografik bir tat katıyor bence. Romanın, görsel yanının güçlü olmasına uğraştığım bir yapısı var. Bu yapıyı kurarken de fotoğrafçının bakış açısı çok işime yaradı. Anlatıya bir kadraj hissi ekledi.

Bir diğer konu da karakterin, gerçekliği sorgulayan ya da sorgulatan bir yapısı olması… Bu yapıda birinin, gerçeği olduğu gibi koruma, anları hapsetme, ölümsüzleştirme işlevi gören fotoğrafla ilgilenmesi tuhaf ve çelişkili bir durum. Bu çelişkiyi özellikle romanın merkezine oturtmaya çalıştım.

E.M. Forster, “Romancı yaşamın bilinen gerçeklerinden ölümün karanlığına doğru gitmeyi, doğumun karanlığından bilinen geçeklere doğru ilerlemekten daha kolay bulmaktadır,” diyor. Yazdıklarınıza bakınca, Hakan Bıçakcı’nın da böyle bir yaratım sürecinden geçtiği söylenebilir mi?

Ağır konuşmuş. Yaratım sürecimin romanların atmosferi kadar karanlık olmadığını söylemeliyim. Dağılmış bir hayatı anlatmak için son derece düzenli bir çalışma süreci gerekir bence. Karanlığı tüm çıkışsızlığıyla resmetmek için de bu karanlığa belli bir mesafeden ve yarı aydınlık bir yerden bakmak gerekir. En azından bu benim için böyle.

Hakan Bıçakcı’nın roman kişileri pek dikkat çekmeyen, belki sıradan kişiler. Yaşadıkları psikolojik gerilimler de herkesin yaşayabilecekleri. Aslında roman da böyle kişilerden ve onların hayatlarından çıktıkça sahicilik kazanıyor, denebilir mi?

Evet, bu hesaplanmış bir durum. Yazarken roman gibi, film gibi hayatlardan uzak duruyorum. Gerçeküstü diyebileceğimiz bir atmosferi son derece gerçek nesneler, ortamlar ve insanlarla kurmaya çalışıyorum. Dikkat çekmeyen ve sıradan insanların zihninde dönenlere dikkat çekmeye, onların sıradan hayatlarının içinde belirsizlikten beslenen tuhaf delikler açarak sıradışı sıçramalar yapmaya çalışıyorum.

Edebiyatımızda korku türünün neredeyse yüzüne bile bakılmadığını söylüyorsunuz. Bunu bir eksiklik saymanızın nedenleri nedir?

Sadece korku değil, fantastik, sürreal anlatılarla da pek ilgilenilmiyor. Kurmacanın imkânlarının zorlanmasına kimsenin tahammülü yok gibi. Gerçek hayat öyküleri, anılar ya da içinde büyük büyük olayların olduğu dramatik hikâyeler ilgi görüyor daha çok. Bu da sinir bozucu bir durum bence.

Altı kitabınız yayımlandı, yalnızca biri öykü. Roman yazmakla öykü yazmak arasındaki uzaklığı da anlatır mı bu?

Öykü de yazıyorum. Öykü türünü çok seviyorum. Ama ayrıntılandırma merakım beni daha çok romana doğru sürüklüyor. Bir odak etrafında dönen anlatılara yoğunlaştıkça ortaya romanlar çıkıyor. Okur olarak olmasa da yazar olarak tercihim roman…

Son dönem edebiyatımıza ilişkin bir çoğunluk kanısı var: Yazılanlar birbirine benziyor, deniyor. Sanırım Karanlık Oda bu genelleme içine de girmez, ama siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Karanlık Oda’ya yakın duran anlatılar edebiyattan çok sinemada var bence. Benim yazdıklarım kendi içlerinde birbirlerine benziyorlar ama çoğunluğa benzemediklerini düşünüyorum. Ya da “umuyorum” diyeyim.

Bu arada yayınevinizi değiştirdiniz. Karanlık Oda son günlerde oldukça ilgi çekti. Apartman Boşluğu da öncekilerden daha çok konuşulmuştu. Gitgide artan bir okur ilgisini gösteriyor mu bu?

Umarım öyledir. Edebiyat medyasının Karanlık Oda’ya olan ilgisi önceki romanlardan daha yoğun oldu. Bu ilgi okura da yansır mı bilemiyorum. Ben yazdıklarım arasında Boş Zaman, Apartman Boşluğu ve Karanlık Oda’yı daha ilgiye değer buluyorum. Hafiften ve gizliden bir üçleme havası da var bu romanların.

Edebiyatımızın son zamanlarında, yazılan romanların ve öykülerin birbirine benzediği eleştirisi yapılıyor. Böyleyse, bunu bir açmaz olarak görebiliriz. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben durumun çok da vahim olduğunu düşünmüyorum. Eskiye göre daha çok tür deneniyor sanki. Polisiye, gerilim, fantastik, hatta gotik türde denemeler var. Ama bunlar edebiyatımızı belirleyen ana damarlar arasında değil. Ben de değilim tabii. Ana damar dediğimiz durum özelindeyse bir açmaz manzarası var gerçekten de.

Sanki ciddi bir merak eksikliği de var yazarlarda. Dünyada neler yazılıyor, hangi yenilikçi biçimler aranıyor, pek izlenmiyor. Daha kolay mı yazılıyor? Siz ne düşünüyorsunuz?

Maalesef var öyle bir durum. Benim gözlemim yazarların sinemayı ve görsel sanatları neredeyse hiç takip etmediği yönünde. Plastik sanatlar, enstalasyonlar, video-art projeleri falan birer uzaylı gibi çoğu yazar için. Halbuki kurmacanın ve edebiyatın geleceği biraz da buralarda. Genel olarak deneysel olana kapılıyız gibi.

İçinde bulunduğumuz dönemi “bir tür boşluk ve yabancılaşma çağı” olarak niteliyorsunuz. Bunun bizim edebiyatımızdaki karşılıkları nelerdir peki?

Boşluk ve yabacılaşma temasını düşününce aklıma başta Kafka olmak üzere modernist yazarlar geliyor. Ve de yine sinemadan örnekler hatırlıyorum. Bizden de Tahsin Yücel’in eski dönem romanları ve Oğuz Atay’ın kara mizahı geliyor ilk olarak aklıma…

Kuşağınızın yazarlarından yakınlık duyduklarınız kimler? Eski ustalardan da elbette…

Hakan Günday’ın yazım tarzını çok beğeniyorum, Malafa’da yarattığı atmosfere hayran kalmıştım. Murat Menteş’in de yeri ayrı. Dublörün Dilemması’ndaki kurgusu ve dili harikaydı. Hasan Ali Toptaş’ın romanlarını da çok beğeniyorum. Tuhaf gelebilir ama karikatürist Umut Sarıkaya’nın düzyazılarının da müthiş bir edebi değeri olduğunu düşünüyorum. Murat Gülsoy, Alper Canıgüz, Yekta Kopan, Ayfer Tunç da yenilikçi yaklaşımlarıyla ilgimi hep ayakta tutuyorlar.

Eski ustalardan değişmez yazarımsa Ahmet Hamdi Tanpınar. Yakınlık duyamayacağım kadar hayranım onun eserlerine.

Bundan sonraki kitabınızla ilgili ipuçları verebilir misiniz bize?

Karanlık Oda yeni bittiği için kafam bomboş. Sanki hiçbir şey yazamayacakmışım gibi. Ama her roman bittiğinde böyle oluyor. İleride ne yazacağımı bilmesem de benzer atmosferlere sahip psikolojik gerilim romanları yazmaya devam edeceğimi hissediyorum. Bir ara yeni öyküleri de toplamak istiyorum. Yepyeni, bambaşka şeyler deneme hevesim yok. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemiyorum.

2011

SEMİH GÜMÜŞ

 

Yorum yapmak ister misiniz?